Adnan Oktar'ın TV Kayseri ve Samsun Aks TV'deki canlı röportajı (22 Aralık 2010)
ALTUĞ BERKER: Hocam, uygun görürseniz bazı haberler vardı, onunla başlayalım.
ADNAN OKTAR: O iyi oluyor. Acayiplik yapanları haşlamak iyi bir yöntem.
ALTUĞ BERKER: Hocam, E.Ö. yaşlanmakla ilgili korkularını anlattığı bir yazı yazmış.
ADNAN OKTAR:Yine?
ALTUĞ BERKER: Bundan iki gün evvel yazmış, evet. Yazıda; altmış yaşında olduğu halde oldukça dinç olduğunu, ancak yine de yaşlanmayı hazmedemediğini, kendisini çocuk ruhlu olarak gördüğünü yazmış. Yaşlanmaya kafa tutmak, diklenmek ve karşı koymak gerektiğini, yaşlılığı kabullenmenin ölüme ilk adım olduğunu ve karizmasını bozduğunu söylemiş. Ayrıca Allah’ın kendisine çok güzel bir hayat yaşattığını, ancak onun da Allah ile manevi dünyasında tek başına konuşup, şükrederek Allah’ın verdiklerinin karşılığını ödediğini yazmış.
ADNAN OKTAR:Özetle, adam “ben dünyaya aşığım” diyor. “Ahireti de düşünmediğim için ızdırap içerisindeyim, matem içindeyim” diyor, “gidiş vakti yaklaştı, ne yapacağım?” diyor. “Gemi sahile yaklaştı” diyor, onu anlatıyor. Halbuki Müslüman için Allah’a kavuşmak çok büyük bir nimettir. Sonsuz hayatı asıl Müslüman özler. Derinlik kazanır, Allah’a yakın olmak için gayret eder. Düşündükçe Allah ona Kendini gösterir; güzelliklerini, harikalarını. Harikalarını gösterdikçe aklı, beyni açılır. Daha çok şeyleri idrak etmeye başlar, görmeye başlar. Onları gördükçe daha şevki artar, heyecanı artar, yakini artar. Daha çok derinlikleri gösterir. Allah durduk yere iman vermez. Mutlaka şahsın candan, samimi, ısrarlı talebi olması lazım. Çünkü iman çok büyük lükstür. Öyle herkesin istediği gibi alacağı, elde edeceği bir şey değildir. Mühim bir lüks olduğu için, mühim konsantrasyon gerekir. Çok iyi bir vicdan gerekir, çok iyi bir samimiyet gerekir ve dostu asla bırakmamak, Allah’ı asla bırakmamak gerekir. Bazı insanlar “Allah’ı düşünürken tarafsız düşünüyorum” diyor. Dehşet verici bir şey bu. Tarafsız düşündün mü sevgini, şefkatini, muhabbetini kalbinde öldürdün demektir. Allah’a karşı sevgiyle yaklaşılır, kullarına karşı şefkatle yaklaşılır. Dolayısıyla Müslüman bir an dahi tarafsız düşünme gafletine düşmez. O çok vahimdir. Diyor ki; “ben onu da okuyorum, bunu da okuyorum.” Sen dostça hep Allah’tan yana düşün, bak nasıl yollar sana açılıyor, nasıl güzel kavrıyorsun. İkili düşünme oldu mu, yani hem olumlu, hem olumsuz, beyin hasta olur. Kafasını taşlara vurur, çok ızdırap çeker, çok yanlış olur. Allah bizi böyle yaratmadı, rahatça derin düşünecek şekilde yarattı. Eğer biz samimi olursak O bize Kendini gösterecek gibi yaratmıştır bizi. Biz sadece samimi olup, ısrarlı, kararlı olup Allah’tan yana olmakla mükellefiz. Öyle olunca sürekli yolunu açar ve kul onu görür. Yani sürekli yolun açıldığını görür. Ama sabretmesi gerekir. Adamda sabır yoksa olmaz. Mutlaka sabır, samimiyet ve vicdan ve candanlıkla hep Allah’tan yana, tavrını Allah’tan yana koyarak. İnsan çocuğunu bırakıyor mu, bir şey olsa bile? Çocuğu suç işliyor, yine bırakmıyor çocuğunu. Kendine bir şey yapıyor, yine bırakmıyor. Bilmem ne yapıyor, yine bırakmıyor. Allah bırakılmaz. Adamlar en ufak çıkarıyla çatıştı mı haşa Allah’ı bırakıyorlar. Allah da onları dalalete düşürüyor. Olmaz. Madem her şeyin yaratıcısı olan Allah’a karşı içinde bir sevgi var. O sevgi hiçbir şekilde bırakılmaz.
Berkerim, seni dinliyoruz.
ALTUĞ BERKER: Estağfirullah hocam. Cüneyt Ülsever de yaşlanmayla ilgili bir yazı yazmış iki gün evvel. O da bazı şeyleri düşünmüş ve ilk defa yaşlandığını anlamış ve üzüntüsünden ağlamış.
ADNAN OKTAR:“Yolculuk vakti geldi” diyorlar. Yavaş yavaş. Tabii, bir süre sonra öyle bir vakit gelecek ki; ne Cüneyt Dedemi göreceğiz, ne Ertuğrul Dedemi göreceğiz, ne bir başkalarını. Allah nasip ederse, etmezse tabii biz de görmeyiz de. Fakat bu dünya böyledir, gelip geçicidir. Bunu herkes bilecek. Çok dinçken, gençken, eğlenirken ona pek dikkat veremiyorlar. Mesela sosyetenin toplantıları oluyor, bakıyorum; yüzde 95 yaşlılardan oluşmuş ama hakikaten zor ayakta duruyorlar. Ama gıcır gıcır giyinmişler, hanımlar gıcır gıcır, saçlarını yaptırmışlar, beyler taranmış, süslenmiş gelmişler. Gelmeden önce tansiyon ilacını alıyor, bir; romatizma ilacını alıyor, iki; kanserle ilgili ilaçlarını alıyor, üç yahut urlarla ilgili ilaçlarını alıyorlar, üç; midesiyle ilgili ilaçları alıyor, dört; böbrekle ilgili ilaçlar alıyor, beş; zaten çok az yemek yiyebiliyor, belirli yiyecekler. Diyorlar, “şunu yiyeceksin, bunu yiyeceksin, şunu şöyle yapacaksın, bunu böyle yapacaksın. Zaten çantalarının içi eczane gibi, her türlü ilaç var. Açın bakın, eczane gibi. İkinci evleri hastane adeta, sürekli muayene oluyorlar ama oraya gelirken bir göstermelik dinçlikleri oluyor, canlılıkları oluyor yani, o güne mahsus. Millet de zannediyor ki bunlar ne hastalanır, ne ölür, ne yaşlanır, ne bir şey olur, böyle geçerler. Takmış, takıştırmış, ölmek üzere olan bir beden, her an öleceği hissedilen bir beden; nasıl yaşlı bir hayvanın anlıyorsun öleceğini, yaşlı bir insan da hissedilir, ölümün yaklaştığı. Üzerinde zümrüt kolye, kolyeye bakıyorum çok dinç duruyor kolye, maden, o ölecek gibi görünmüyor. Ama altındaki et, ölüme doğru hızla koştuğu görülüyor.Demek ki et ölecek, kolye kalacak. Nerede kalacak? Evinde kalacak. Saati, evinde kalacak, kıyafetler, evde kalacak; ayakkabılar,o gardrop boydan boya evde kalacak. Öldüğünde biliyorsun şahıs; eşyalar say say bitmiyor. Şunu Hüseyin’e verelim, şunu Nazmi’ye verelim, şunu Cemile Hanım’a verelim, neyi var neyi yoksa dağıtılıyor, yani hayrına. Bilgisayarı da kalıyor, “onu da yeğene verelim” diyorlar. Daha dün chatleşiyordun, daha dün Facebook’ta arkadaşlarınla şamata şengül yapıyordun. Toprağın altında yapsana bakayım. İki buçuk metre falan toprağın altı. Simsiyah karanlık ve müthiş bir sessizlik. Sağa sola da kıpırdayamaz. Çenesini de bağlıyorlar, ağzını da açamaz. Ayaklarını da birbirine bağlıyorlar, onları da kıpırdatamaz. Kefenle de sıkı sıkıya sarıyorlar. Simsiyah simsiyah karanlığın içerisinde. Arkadaşları yatla geziyor,lokantada yemek yiyorlar. Halbuki daha dün yemişler lokantada beraber, beraber içmişler, yemişler. Ama o gün yok. Yine ertesi gün lokantada yemek yiyenler sanki hiçbir şey olmayacak havasındalar. Bir süre sonra sıra onlara da geliyor, onlar da aynı yoldan geçiyorlar, aynı olaylarla onlar da karşılaşıyor. Ama ısrarla ne düşünmek istiyorlar, ne akıllarına getirmek istiyorlar. Böyle bir aldatmaca, kendi kendilerini aldatarak garip bir hayat yaşıyorlar. Halbuki onar seneler suretinde vakit çok hızlı geçiyor. Haftaları görüyorsunuz, Pazar oluyor, şak bir daha Pazar oluyor, bir daha Pazar oluyor, anında günler geçiyor. Ölümü Allah özellikle feci bir sonla sonlandırır, onu bir mucize olarak yaratıyor Allah. Mesela ağzından köpük gelmesi,kadının rahmini dışarıya atması ve vücudun yavaş yavaş parçalanması. Mesela önce burnun düşmesi, kulakları düşüyor, ağzı-burnu. Ve çok dehşet verici bir görünüm alıyor. Önce “güzeller güzeli” diyor, “uğruna adam vurdum,” bilmem ne diyor, olmadık kepazelik çıkarıyorlar, karakollara düşüyorlar, hapishanelere düşüyorlar. Tamam, aynı adam işte. Şimdi niye bakamıyorsun oraya? Dehşete kapılıyor görünce. Ölüyorum, bayılıyorum diyordun, aynı adam işte. Demek ki etin, kemiğin, derinin şekil almasına o kadar önem vermişsin. Et, kemik, deri; “bu sefer de bu şekil aldım” diyor, o zaman ne oluyor sana? “Şimdi öyleyse, şimdi de böyleyim” diyor. Etin vasfı bu. Kemiğin vasfıdır bu. Protein en zayıf maddedir, en çabuk bozulan maddedir. İnsan da proteinden yapılmış. Marul bile kokuşmaz bu kadar, berbat olmaz marul, on gün kalsa bir şey olmaz. Ama et on gün kaldı mı rezalet olur; hem pis kokar hem feci şekilde parçalanır hem de çok itici, zehir haline gelir. İnsan da etten oluşmuş. Kendilerini insanlar çok büyütüyorlar. O şımarıklık içerisinde, bir kısmı tabii, dünyaya aşkla bağlanıp, böyle tutkuyla bağlanıp beyinlerini uyuşturuyorlar, kendilerine hipnoz yapıyorlar, ayrı ayrı. Düşünmeme hipnozu. Düşünme, aklına getirme, araştırma, okuma gibi telkin yapıyorlar. Kendilerini dünyada gaflet içerisinde tutuyorlar. Gaflet içinde tutunca da ne dünyanın zevkini alabiliyorlar, ne de ahirette rahat edebiliyorlar. Müslüman olan dünyada çok rahat eder. Çok güzeldir hayatı Müslümanın. Öbür türlü olduğunda, kendisinin de kabul edeceği gibi açık; bütün hayatı bir koşuşturma ve sürünme içerisindedir. Mesela Ertuğrul Özkök anlatıyor, EÖ diyelim “beni rahat görüyorsunuz; eğlenen, huzurlu birisi olarak görüyorsunuz ama öyle değilim. Ben hep yalnız birisiyim” diyor. “Sürekli yanımda bir koruma geziyor, özgürce gidip bir yerde gezemiyorum” diyor. “Özgürce şunu yapamıyorum, bunu yapamıyorum” falan diyor. Akşama kadar gidip gazetede oturuyor, yemeğini yiyor, yazısını yazıyor, akşam evine dönüyor. Onun en büyük eğlencesi de şarabı. Bir şarap çeşidi varmış, çok heyecanlanıyor, ilk defa buna anlatmışlar herhalde; üç şarap aynı anda alınması gerekiyormuş. Yani birbirini tamamlayan şaraplarmış. Hani ilaçlar olur ya böyle mideyi bastırır, biri sinir sistemine etki edecektir, biri de hastalığa etki edecektir. Onun gibi görüyor. Onu da insanların bilmemesinden haz duymuş, böyle heyecanlanıyor. Onu bir entel üstünlüğü gibi, entel vasfı gibi heyecanla anlatıyor. Bir de kokusundan, tadından yılını çıkaran tipler oluyor ya, özenti tipler, tam o modu daha yeni yakalamış seninki. Fakat tam onu yapacakken de vakit bitmiş, “on yılım” kaldı diyor, “babam yetmiş yaşında vefat etmişti, ben de en fazla on yıl yaşarım” diyor. Şimdi oradan da pek bir haz alacak hali kalmamış. Halbuki Allah’a tam dönse, Kuran’a tam teslim olsa, samimi Müslüman olsa, hiç bu vesveselerle boğuşmaz, bu acılarla boğuşmaz.Hayatında da daha çok bereket olur, güzellik olur, huzur olur, kafası da dinç olur; dünyası da, ahireti de güzel olur. Şimdi ahirette de açıklayacağı gibi bir durumu olmamış oluyor. Çünkü Kuran’a uymayan bir vasıf içerisinde. Kuran’ı kabul etmeyen, kendi kafasına göre hareket eden, kendine göre bir din anlayışı geliştirmiş, üslubundan o anlaşılıyor. Dolayısıyla yanlış yolda. Yaptığı entellik, dantellik de, kimse dinlemez onu. Yerin altına, toprağın altına girdin mi sana üç çeşit şarap getirmezler. Şarabı tadacak dili kalmayacak, dili toprağa düşecek. Şarabı içecek dudağı kalmayacak, onlar da toprağa düşecek. Midesi de toprağın altında parçalanacak. Dolayısıyla orada şarap servisi yok, yerin altında. Bir de şarap da sanki ahım şahım bir şey gibiymiş gibi. Son derece itici, rahatsız edici, kokusu pis, yakıcı, lezzetli olmayan bir içki. Sırf özenti. Fransızlar yapıyor, İngilizler yapıyor, bilmem negibisinden. Onlarla yarış, başka bir olay yok. Kendi de samimi konuşursa kabul eder. Etrafındakiler de kabul eder. Bu dediklerim doğru. Hayatına şarapla renk katmaya çalışıyor; o acı, lezzetsiz, kötü içkiyi hayatının bir önemli rengi haline getirmiş onu. Hayattaki lezzetin oysa senin, zaten yapacağın bir şey kalmamış ki senin. Çok kötü durumun, Allah vermesin yani. Halbuki İslam’ı, Kuran’ı tam yaşamış olsan hem çok değerli olur hem de aydın bir kafayla, aydın bir Müslümanlık anlayışının sahibi olarak dünyaya güzel örnek olacak bir Müslüman olur ve çok çaplı olur, çok etkili olur. Etrafı da çok etkiler, diğer arkadaşlarını da çok etkiler, toplumu da etkiler, büyük bir hayra vesile olmuş olur. Ama şu an gençliği şaraba teşvik eden, entelliğe teşvik eden, boşvermişliğe teşvik eden; Kuran ahlakından, Kuran’dan çekip, kendine göre yeni bir din anlayışı geliştiren bir guru gibi bir şey, değişik bir şey oldu. Halbuki akılcı düşünüp, Kuran’ın hak olduğunu görmesi lazım. Çünkü Kuran bizi sevgiye, derinliğe, akla yöneltir ve mutluluğun kaynağıdır Kuran. Bunu da biliyordur, mutlaka biliyordur. Ama sırf entellik yapacağım diye, orijinallik yapacağım diye, insanların beğenisini kazanacağım diye bu yanlış çizgisinde devam ediyor. Halbuki gecikmiş de değil, çizgisini değiştirse şu an çok çok etkili olur. Bayağı güzel olur. Çok büyük faydası olur. Yüzlerce, binlerce insana güzel örnek olur. Mesela diğerleri de bunu yapabilirler, diğer köşe yazarları da. Çok etkili olur. Öyle bir gün gelecek ama bunlara sürekli telkin yapmak lazım, teşvik etmek lazım. Yoksa bunlar illaki bunu yapacaklar. İnşaAllah on yıla kadar kalmaz da hayattayken Müslüman olur, inşaAllah. Son nefesinde Müslüman olmaz. Çünkü genelde herkes son nefesinde Müslüman oluyor, öyle tipler. Tam can çekişirken Müslüman oluyorlar. O da geçersiz oluyor. Gönül ister ki can çekişme başlamadan Müslümanlığı tam yaşasın, inşaAllah. Kendine de bir müjdedir, etrafındaki arkadaşlarına da bir müjdedir. İslam’a da faydası olur, Müslümanlığa da faydası olur.
ALTUĞ BERKER: Bugün yine E.Ö. içki kadehli bir yazı yazmış. Başbakan Erdoğan’ın bir balıkçı restoranına giderek elindeki içki kadehine su doldurup kadeh kaldırmasının kendisine karşı olan kesimlere karşı sembolik bir jest olacağını ve imajına da olumlu yönde çok faydası olacağını yazmış.
ADNAN OKTAR:Şimdi “yaşlandım” diyor ya, inandım ben. Hakikaten yaşlanmış, doğru. Yani bu mantık… Başbakan su bardağı kaldıracak havaya. Hadi sen özentisin, Başbakan niye böyle bir şey yapsın? Niye böyle bir duruma düşsün? Ne kadar komik bir fikir, ne kadar ilkel bir fikir. Söylenecek başka sözler var da, fakat şimdilik sükut etsek daha iyi.
ALTUĞ BERKER: Suriye Başbakanı on üç bakanıyla birlikte Türkiye’ye geldi hocam, inşaAllah.
ADNAN OKTAR:İnşaAllah, hoş geldi, sefa geldi.
ALTUĞ BERKER: Ticaret ve yatırımların artırılmasını kolaylaştırmak için Türkiye Suriye ortak bankası kurulması, Gaziantep ile Halep arasında hızlı tren seferleri başlatılması ve iki ülke doğal gaz şebekesinin birbirine bağlanması kararlaştırılmış. Hızlı tren seferiyle, dört saat olan Antep-Halep arasındaki mesafe otuz üç dakikaya iniyormuş, inşaAllah.
ADNAN OKTAR:Çok şahane. Antep-Halep arası, otuz üç dakika?
ALTUĞ BERKER: Evet hocam.
ADNAN OKTAR:Şahane. Ama bakın, en hayati konu pasaportun kalkmasıdır. Pasaport, vize, bunlar kalkacak. Suriye ile birleşmenin en güzel dönemeç noktası budur.Bunu mutlaka yapmaları lazım, en önce bunu yapacaklar. Öbür türlü hadi trene bindik, soracaklar; “nerede pasaport?” Yok. “İn” diyecekler. Olmaz. Kimlik olacak sadece, o kadar. Nüfus cüzdanı. Ama bunu bir an önce yapsınlar, çok geciktirdiler, gereksiz uzuyor. Bu sene bitirsinler bunu, ne var nihayetinde, ne yani? “Şamgen yapacağız” diyorlar, shengen yerine şamgen, değil mi? Güzel ama bunu; “yapacağız,” “edeceğiz” değil. Sürekli bekletmek… “hayırlı iş gecikmeye gelmez” derler.
ALTUĞ BERKER: Siz söylediniz, üç sene sonra yaptılar hocam. “Vizelerin kaldırılması lazım” dediniz, üç sene sonra kaldırıldı.
ADNAN OKTAR: Cesaret edemiyorlar. Yap sen, biter, bu kadar basit. “Ben yaptım, oldu” diyeceksin. O kadar basit, inşaAllah.
ALTUĞ BERKER: Yeni Asya Gazetesi’nde hocam, Doçent doktor Atilla Yargıcı Bediüzzaman üzerine bir yazı yazmış. Onun en önemli üç arzusundan birinin İttihad-ı İslam olduğunu yazmış, inşaAllah. “Bediüzzaman Müslüman ülkelerin gerçek hürriyet içerisinde, birlik ve beraberlik içinde olmalarını istiyordu. Çünkü birlikten kuvvet doğacağını biliyordu” demiş. Avrupa birleşik bir devlettir, Amerika birleşik bir devlettir,Rusya ve etrafındakiler de birleşme derdindeler. Müslüman ülkelerin de birleşmesi gerekir” demiş hocam, inşaAllah.
ADNAN OKTAR: Yeni Asya da kükremiş, maşaAllah. Çok güzel. Yeni Asya Bediüzzaman’ın has talebelerinin olduğu güzel topluluklardan birisidir. Taviz vermezler. Risale-i Nur’a karşı coşkuları şiddetlidir. Bediüzzaman’a şiddetle bağlıdırlar.Tavizkar değildirler, en önemli özellikleri.Mehmet Kutlular Ağabeyimizin eline sağlık, diline sağlık. Onun talebesi o arkadaşlar, benim anladığım kadarıyla. Kükremeye devam, inşaAllah.Bediüzzaman’ın talebeleri kükrüyor, maşaAllah.
“Değerli Adnan Hocam, benim sorum budur ki; Allah’ın izniyle Mehdi (a.s), İsa (a.s), ikisi birlikte mi zuhur edecekler? Cenab-ı Allah Teala sizi tüm müselmennari korusun. Azerbaycan’dan Sunkayit Seheriniyan ve Celal Hüseynov.” MaşaAllah, Allah bütün Müslümanları korusun. Mehdiyet… Zaman tabii insanları biraz zorlar. Ama beklerseler, son aşamasına geldik. 30 yıllık dönemi bitti. Son 10 yıllık dönemindeyiz. Bunu görecekler, inşaAllah.
“Selamun Aleykum.” Aleykum selam ve Rahmetullahi ve Berekatuhu. “Adnan Hocam, şimdiÜlke Tv’de Ömer Çelakıl kardeşimiz Rahman Suresi ve 2012 konusunda bir ebced hesabı… 2012’ye işaret ediyor ve olağanüstü şeylerin olabileceğine işaret ediyor hocam. Hocam, 2012’de neler olacak? Ömer Çelakıl da hafta sonu konuyla ilgili İstanbul’da bir konferans vereceğini söyledi. Altuğ Ağabey, Oktar Babuna Ağabey’e de selam” diyor.
ALTUĞ BERKER: Aleykum Selam ve Rahmetullahi ve Berekatuhu.
ADNAN OKTAR:2012’de neler olacak? Allah bilir ama bir şeyler olacak. 2012 olunca göreceğiz, inşaAllah.
“Bismillahirrahmanirrahim. Selamun Aleykum.” Aleyna Aleykum Selam ve Rahmetullahi ve Berekatuhu. “Yusuf yüzlü Muhammed Adnan Hocam ve kardeşlerim. Hürmetli Hocam, Azerbaycan’da yaptığımız konferans çok güzel geçti, maşaAllah. Yaratılış Atlası’na ve fosillere ilgili büyüktü, maşaAllah. Hocam, sizi çok seviyoruz. Sizinle yakından görüşmeyi ve ‘Gece Sohbetleri’nde karşılıklı sohbet etmeyi çok istiyorum, inşaAllah. O mümkün olmazsa da Coşar hocamın yerini bir günlük alıp size hizmet etmeyi çok isterim. Ne kadar Coşar hocamın yerini tutamasam da, istirham edersem kabul eder diye düşünüyorum inşaAllah. Sizi çok seven Azerbaycan’dan kardeşiniz Oktay Aliyev, inşaAllah.” Bu Azerbaycan, ne mübarek nesildir, ne mübarek insanlardır. O gençler nasıl coşkulu, delikanlılar, genç kızlar. Çok modern de, pırıl pırıl, zinde. Çok akıllı ve uyanıklar. Helal olsun onlara, maşaAllah. Her yeri sardılar, maşaAllah. Atatürkçü, milliyetçi, dindar, mukaddesatçı; vatanını, milletini seven, devletine sadık, üniter yapıya titiz; Türk-İslam Birliği’ni aşkla, şevkle savunan çok kaliteli, klas insanlar, maşaAllah.
Oğuzhan Karkı, Belçika; “Selamun Aleykum ve Rahmetullahi ve Berakatuhu.” Ve Aleyna Aleykum selam ve Rahmetullahi ve Berekatuhu. “Seyyid Muhammed Adnan Hocam, dün 456 yıl sonra gerçekleşen tam ay tutulması gerçekten çok ilginç. Tesadüf diye bir şey olmadığı için kesinlikle üzerinde durulması gereken bir olay diye düşünüyorum. 456 sayısı 19 sayısının 24 katıdır. Tutulma tarihi ise 21.12.2010. Ay tam kızıl oldu. Siz bu olayın en anlama geldiğini daha iyi bilirsiniz, inşaAllah. Ellerinizden öper, hayırlı geceler diliyorum.” Benim aklıma bir şeyler geliyor ama başka bir zaman söyleyeyim.
“Selamun Aleykum Adnan Hocam.” Aleykum Selam ve Rahmetullahi ve Berekatuhu. “Sohbetlerinizde bizleri aydınlattığınız için Allah sizden razı olsun. Ben on yıldır Risale-i Nur okuyorum.” Çok güzel. “Hz. Mehdi (a.s)’ın şahs-ı manevi olarak geleceğini sanırdık. Çünkü hep böyle anlatılırdı. Sayenizde gerçekleri öğrendik. Risale-i Nur’daki değiştirilen yerleri bilmezdik. İnternetten araştırdığımızda Tenvir Neşriyatın kurucusu Risalelere tahrifat yapıldığından bahsediyor. Bugün kitapçıya gidip bu yayınevinin kitaplarını da bir inceleyim dedim, asıl tahrifatı kendileri yapmış. "Ey yüz sene sonra gelenler"yerine, " ey üç yüz sene sonra gelenler" yazmışlar. Bu nasıl vicdan, anlayamadım. Düzgün yazan iki yayınevi görebildim. Söz Basın ve Enver Neşriyat. Hangi yayınevinin kitaplarını alıp okuyalım, ben şaşırdım. Bana güvenilir yayınevi söyleyebilir misiniz? Allah sizden razı olsun. Sinan Çoban.” Baksana, onlar da değiştirmişler. Bir daha bir bakalım. En iyisi, mesela on yıldan beri Risale-i Nur okuyan kardeşlerimiz kendi evlerinde sohbettoplantıları yapsınlar. Risale-i Nur’u değiştiren adamların sohbetlerine gitmesinler. Çünkü Risale-i Nur’u değiştiren her yerini değiştirir. Orayı değiştiren orayı da değiştirir, bunlar hadisi de değiştirir, Allah vermesin Kuran’ı da değiştirir. Amabu adamlar, bu arkadaşlar cahilliklerinden yapıyor, bunları ben tenzih ediyorum. Direkt cahilliklerinden veyahut bilmiyorum, Allah hidayet versin. Aklı başında olan, usta olan Nur talebesi kardeşlerimiz mutlaka kendileri ayrı sohbet meclisleri oluştursunlar ve tavizsiz Risale-i Nur sohbetleri yapsınlar, tavizsiz. Tavizsiz olan yerlerde arkadaşlar sohbete gitsinler. Mehdiyet’in konuşulmasının yasak olmadığı, İsa (a.s)’ın gelişinin yasak olmadığı, İttihad-ı İslam’ın anlatımının yasak olmadığı ve “yüz sene sonra” ifadesinin üç yüz olarak değiştirildiği o garip tutuma karşı olan arkadaşlarımızın toplandığı evler olsun. “Mehdi (a.s) ve şakirtleri” kelimesini çıkaran adamların yanına gitmesinler. Yüz yerine üç yüz ilave eden adamların yanına gitmesinler. Risale-i Nur’da Mehdi (a.s) açıkça şahıs olarak belirtildiği halde şahs-ı manevi diye Müslümanları aldatanların yanına gitmesinler. Kendi aralarında sohbet yapsınlar. Görecekler, Allah onları bereketlendirecek, genişletecek ve güçlenecekler. Onlar çok ekaliyette, azınlıkta kalacaklar, utanacaklar ve vazgeçecekler. Zaten yüzde bir bile değildir onlar. Cahilliklerinden yapıyorlar ama anlatsak da anlamıyorlar. Deccaliyetin büyüsü altındalar. Adam elli seneden, kırk seneden beri zehirlemiş kendini. Net ifade var diyorum, gösteriyorum, görmüyor adam. Hipnoz olmuş. Yine ağabeyleri bu konuda sohbete davet edelim de bu kafası yağlanmış tiplerin kafasına şöyle bir manevi tokmak vursunlar, inşaAllah, kafaları biraz açılsın. Önce Seyid Salih Özcan Hocamızla başlayalım, sonra diğer ağabeylerle devam edelim.
-VTR- (Seyyid Salih Özcan Anlatıyor)
-VTR- (Abdullah Yeğin Ağabey Anlatıyor)
ADNAN OKTAR: Bu da şahs-ı manevicilerin kafasına bir tokmak. Mehdi (a.s)’ın geleceğini, İttihad-ı İslam’ın da olacağını söylüyor ve bu yüzyılda olacağını da söylüyor ağabeyimiz. Çünkü ben daha önce de konuşmuştum. Ziyaretime gelmişti, o zaman da söylemişti Mehdi (a.s)’ın geleceğini. Sana söylediğini söylemiş, değil mi?
ALTUĞ BERKER: Evet, bu konuşmamızda söyledi hocam. Mehdi (a.s)’ı sorduğunuzu, cevaben de Mehdi (a.s) her an gelebilir, geldi gelecek anlamında geldiğini söylemişti Hocam.
ADNAN OKTAR:Evet, maşaAllah.Şimdi de Said Özdemir Ağabeyi dinleyelim.
-VTR- (Said Özdemir Ağabey Anlatıyor)
ADNAN OKTAR:MaşaAllah. Hocam ne diyor? “Mehdi (a.s) çıkacak” diyor, “Mehdi (a.s) şahs-ı manevi değil, şahıstır” diyor, “İttihad-ı İslam olacak, Türk Milleti de öncü olacak” diyor. Bu ne oluyor? Türk-İslam Birliği oluyor. “Anadolu’dur bunun yatağı, yeri, başlangıç noktası” diyor, “kapı burasıdır” diyor, çok açık. Bedizüzaman’ın aslanları kükremeye başladılar.
ALTUĞ BERKER: MaşaAllah, vesilenizle hocam.
ADNAN OKTAR:Şahs-ı maneviciler, Büyük Ortadoğu Projecileri falan, paçaları tutuştu. Tatlı tatlı yalan söylediklerini düşünüyorlardı, millete yedirdiklerini zannediyorlardı, bak o yalanlarını geri onların midesine teptik. Ve sahtekarlıklarına müsaade etmiyoruz. Hocalarımız bak rezil rüsva ediyor bu sahtekarları. Asıl ana kaynak artık yani Bediüzzaman, “benim yanımda söyledi, kulağımla duydum” diyor. Yazdığını tasdik ediyor Bediüzüzaman’ın. Öyle pervasız, deli tipler ki alenen değiştiriyorlar, alenen.
“Böyle bir cemaat-ı azîme (Peygamber Efendimiz (sav)’in soyundan gelen büyük seyyidler cemaati) içindeki mukaddes kuvveti tehyic edecek (harekete geçirecek) ve uyandıracak hâdisat-ı azîme (büyük olaylar) vücuda geliyor. Elbette o kuvvet-i azîmedeki (büyük kuvvetteki) bir hamiyet-i aliye (yüce bir gayret) feveran edecek ve Hazret-İ Mehdi (a.s) başına geçip Müslümanların tarik-ı hak yola ve hakikate (gerçeğe) sevk edecek” diyor. “Olacak” diyor Bediüzzaman.
“Ahir zamanın en büyük fesadı zamanında, elbette en büyük bir müçtehid, hem en büyük bir müceddid, hem hakim, hem mehdi, hem mürşid, hem kutb-u azam olarak bir zat-ı nuraniyi (nurlu bir zatı) gönderecek.” Gönderdi demiyor bak, “gönderecek.” “Bir zat-ı nurani,” şahs-ı manevi gönderecek demiyor. Bediüzzaman hadisten alıyor tabii bunu. “Bir zat-ı nuraniyi gönderecek ve o zat da,” şahs-ı manevi demiyor, bak; “o zat da ehl-i beyt-i Nebeviden (Peygamberimiz (s.a.v)'in soyundan) olacaktır.” Bazı ahmaklar, “bu nasıl olur” diyor, “olamaz, imkansız” diyor. Bediüzzaman da diyor ki; “Cenab-ı Hak bir dakika zarfında beyn-es sema vel-arz alemini bulutlarla doldurup boşalttığı gibi bir saniyede denizin fırtınalarını teskin eder ve bahar içinde bir saatte yaz mevsiminin örneğini ve yazda bir saatte kış fırtınasını icad edenKadir-İ Zülcelal (her şeye muktedir olan Yüce Allah) Hz. Mehdi (a.s) ile de, Alem-i İslam'ın zulümatını dağıtabilir. Ve va'detmiştir vaadini elbette yapacaktır” diyor. Bediüzzaman’ın bu koç yiğit talebeleri bir tek Allah’tan korkarlar. Böyle holdingci olmadıkları için, bak hepsi fakirdir. Hepsi fakir. Hepsi Allah yolunda hayatını yaşamış insanlardır. Köşe dönmemişlerdir. Hiçbiri holding sahibi değildir. Dolayısıyla yalanla dolanla da hiçbir işleri yok. Bu olsa da yapmazlar da ama dünyadan çekilmiş insanlar. Holdingi olan yalan söyler demiyorum ama bazıları çıkar için bunu yapıyor.
“Bu hakikatten anlaşılıyor ki, sonra gelecek o mübarek zat,” şahs-ı manevi değil, mübarek zat, “Risale-i Nur Külliyatı’nı bir programı olarak neşir ve tatbik edecek.” “Yazma ve dağıtma yoluyla,televizyondan, radyodan, internetten anlatacak” diyor. Yani Risale-i Nur’a sahip çıkacak, Bediüzzaman’a sahip çıkacak.
TRT’de ve Şeş Tv’de Darwinizm propagandasına karşı kardeşlerimiz dilekçe yazmaya devam etsinler.Ben gördüm dilekçeleri, güzel. Çok saygılı bir üslupla, ıslak imzayla, devam. Bizim paramızla Darwinist aldatmacanın bize anlatılmasını istemiyoruz. Biz bilimsel gerçekler istiyoruz. Bize bilimsel deliller sunsunlar. Paleontolojik deliller sunsunlar, biyogenetikten deliller sunsunlar. Biz hikaye istemiyoruz. Yani pagan dini dinlemek istemiyoruz. Eski Sümer safsatalarını, Eski Mısır safsatalarını dinlemek istemiyoruz. Biz modern bilimin delillerini istiyoruz. Devletin kazılarda ele geçirdiği çok fazla paleontolojik materyal var. Birçok fosil var, onları bize göstersinler. Bir proteinin tesadüfen meydana gelemeyeceğini bilimsel olarak anlatalım, inşaAllah.
SUNUCU 1:‘Adnan Oktar ile Gece Sohbetleri’ programımıza saat yarımdan itibaren, Mavi Karadeniz Radyo, Kaçkar Tv, Tokat Turhal Süper Tv ve Radyo, Kütahya Destan Tv ve HarunYahya.Tv internet sitemizden devam edeceğiz.
ADNAN OKTAR: Neml Suresi, şeytandan Allah’a sığınırım, 79. ayet; “Sen, artık Allah'a tevekkül et; çünkü sen apaçık olan hak üzerindesin” diyor Cenab-ı Allah. “Çünkü gerçekten sen, ölülere (söz) dinletemezsin ve arkasını dönüp kaçan sağırlara da çağrıyı işittiremezsin.”Bak, “gerçekten sen, ölülere (söz) dinletemezsin.” Yani münafığa söz dinletemezsin. Arkasını dönüp kaçan alçak münafıklara, dalalete de, sağırlara çağrıyı işittiremezsin diyor. İstediğin kadar anlat bir münafığa, ne yaparsan yap anlamaz. Onun derdi günü parasıdır, çıkarıdır, hayatı yaşamaktır. Dini de kendine göre kullanmaya kalkar. Zaman zaman anlatıyoruz, yine anlatmaya devam edeceğiz.
